Günlerden çarşamba, tarih 9 Nisan 2008. Tarihi ayrıca not düşüyorum çünkü bugün İtü tarihinde(ya da kendi İtü sürecimde , emin diilim) bir ilki yaşamanın mutluluğunu tadıyorum. Mutluyum ama buruk bi mutluluk sanki bu. Seçmeli adı altında bize dayatılan derslerden Statiği seçtim(!)dönemin başında. Kendim de seçmedim saolsun buddyim herzamanki gibi imdadıma yetişip kayıt dönemi ikimiz için de en iyi hocayı bulduğuna inanıp dersi seçti. İlk hafta ‘bu dönem süper olucak tüm derslere gidicez hepsinden geçicez’ gazıyla büyük bi hevesle inşaat B308deki dersimize gittik. Derse girmemizle bayılmamız ve dersten çıkmamız arasında geçen süre 30 dakika etmiş midir tam hatırlayamıyorum. Daha 10. dakikadan hocanın çok bayık, dersin çok sıkıcı olduğu kanısına vardık. Sonraki haftalarda derse sadece yoklamaya imza atmak için gider olduk. Arka kapıyla ön kapı arasındaki mesafenin sadece 5 adım olmasına rağmen ders süresince sürekli çıkıp girerek belki de farkında olmadan(!) derse, emeğe, saygısızlık ettik. 9 hafta boyunca düşüncelerim kesinlikle böyle değilldi, ta ki bugün sınav olana kadar.

Hoca herkesi 5erli 4erli sıralarda yanyana oturtturdu, yetmedi diğer kendini çok zeki sanan kompleksli hocalara inat Alı Bli grup bile yapmadığı sınav kağıtlarını dağıttı. Haftalar önce verdiği ödeve benzer sorular sormuştu, belki de derste anlattıklarına benzer. O zaman anladım ki hocanın tek amacı öğrencileri öğrensin, öğrenmekle kalmasın iyi notlarla da geçsindi. Baktı 1. soruda tüm sınıf uzun uzun uğraşıyor, zorlanıyor, işte o zaman tahtada soruyu çözmeye yönelik yol gösterdi.Hangi hoca yapar ki böyle bişeyi? Böyle hocalar var da ben mi ilk defa karşılaşıyorum?? Gitmediğim her hafta için, dinlemediğim ve rahatsızlık verdiğim her ders için üzüldüm. ‘Sınavın iyi geçmiş ki o yüzden böyle şeyler söylüyorsun’ diyenler de olucaktır, yanıldıklarını söyleme gereği bile duymuyorum. Böyle hoca zor bulunur, teşekkür ederim Ali Nuri Doğruoğlu.

Çok şanslı olmalıyım ki hayran olunacak başka bi hoca daha tanıdım İtü’de. İşletme mühendisliğini bana sevdirmeyi başarmış, bölüm değiştirme düşüncelerimden sonra ilaç gibi gelmiştir. Ümit Şenesen’den bahsediyorum. İlk dönem başka bi hocadan aldığım İstatistik dersinin kitap kapağında adını görüp , kendisinden ders almayı aklımın ucundan bile geçirmediğimi ama ders aldığım için kendimi çok şanslı gördüğümü itiraf etmeliyim. Dersinde zaman geçirdikçe profesör olmayı nasıl başardığını daha iyi anlıyor insan.

İlk başta herkes kadar ben de korkmuştum. Birçok kitap yazan bi profesörden ders almak kolay olmasa gerekti. Hele bir de sınav kitap, defter açık olacak dediğinde tamam dedim yine kalıcam herhalde. Sanılanın aksine dersin anlaşılması için elinden geleni yaptı, güncel hayattan örneklerle aktardı, sayılar karmaşası gibi görülen istatistiğe farklı bi açıdan bakmamızı sağladı. Her dersine koşa koşa gider oldum. Söylediklerinin hiçbirini bile kaçırmak istemedim. Sınav da korkulanın aksine çok da zor değildi, yeterince çalışmadığımızı farkettik. Sınavdan sonraki hafta derse geldiğinde ‘kalem kağıt çıkarın sınavda yanlış yaptığınızı düşündüğünüz bi soruyu çözün notunuza ekliycem.’ dediğinde sınav sorularına hiç bakmadığımı farkedip kendimden utanmamı ve kendimi sorgulamamı sağladı. Sonra da sınav sorularını çözüp rahat rahat 100 alınabilecek bi sınavın ortalamasının 45 çıkmasına sınıfça kahrolmamıza neden oldu.

Diyeceğim şudur ki böyle profesörler, hocalar, öğretim görevlileri..vs olduğu sürece sadece İtü’de değil tüm okullarda öğrenciler sadece yoklama yüzünden derslere gitmek, geçmek zorunda olduğu için sınavlara çalışmak zorunda kalmaz. Gittiği dersin de, çalıştığı sınavın da yararını görür ,konuyu anlar, dersini geçer. Haksız mıyım?