italya

Roma Yeme-İçme Rehberi

Roma Yeme-İçme Rehberi

Roma’ya her gidişimde tekrar tekrar hayran kalıp, yeni şeyler keşfedebiliyorum. Sanırım bu yüzdendir ki bendeki yeri hep ayrı olacak…

Yüzlerce fotoğraf, onlarca mekan, sayfalarca notlardan sonra bilgisayar başına oturup yazmaya başlayabilirim artık:) Bu yazıda Roma’da en beğendiğim pizzaları, tiramisuları, yediğim en güzel dondurmaları, makarnaları okuyor olacaksınız. Kimilerini belki biliyorsunuz, duydunuz, gittiniz ya da ben gittim ama ondan daha iyisi var diyorsanız siz de yazının sonunda yorum bırakmayı unutmayın;)

Devamını Okuyun… / Read More…

Cenova Seyahati

Cenova Seyahati

Pazartesi günü evime dönüş yaptım ama 10 günlük seyahatin ardından işleri yoluna koymak, bavulları açmak, eski düzene kavuşmak kabul edersiniz ki pek kolay olmuyor, dolayısıyla seyahat yazıları için ancak bilgisayar başına geçebiliyorum.

Bu sefer ki yolculuk için rotayı yaparken en uygun lokasyon olarak Cenova’yı bulduk. Ben daha önce Milano, Venedik, Floransa ve Roma’ya gitmiştim dolayısıyla ya güney İtalya’yı tercih edecektik ya da kuzey İtalya sahillerinden başlayacaktık tercihimizi Ceneviz Cumhuriyeti’nin başkenti, Kristof Kolomb’un doğum yeri ve İtalya’nın en büyük liman şehri Cenova’dan yana kullandık. Sabah İlker ve Çağkan’la havalimanında buluşup bizi bekleyen 3 saatlik yolculuk için yola koyuluyoruz.

Devamını Okuyun… / Read More…

Italy trip – Rome

Buongiorno Roma! diyerek Termini tren istasyonuna ayak basıyoruz. Roma bize bir kıyak çekiyor ve güneş yüzümüze gülüyor. Kabanlarımızı, atkılarımızı çıkarıp bir an önce otelimize gitmenin hayalini kuruyoruz. Ama ilk terslikle karşılaşıyoruz. Otelimize giden otobüs o gün çalışmıyor. Roma’da metro ağı çok uzun değil dolayısıyla her yere gitmiyor. Bizim gideceğimiz yer de nehrin diğer tarafında Trastevere! Biletimizi alıp başka bir otobüse biniyoruz ama sonraki günler hiç bilet almıyoruz:) Gözlemlediğimiz kadarıyla kimse de almıyor zaten. Sonra Roma’da yaşayan arkadaşımız Katerina’ya soruyoruz ve bunun bir alışkanlık haline geldiğini ve pek bilet alınmadığını öğreniyoruz ama kontrollerin sıkılaştığını ve denk gelmediğimiz için şanslı olduğumuzu da söylüyor:)

Yanımıza aldığımız kocaman haritayla uzun bir yürüme mesafesinden sonra varmak istediğimiz noktaya ulaşıyoruz. Eğer Roma’ya gidicek olursanız bence sokak sokak gösteren büyükçe bir harita almanız yararınıza olur hatta bizimkinin üstünde otobüslerin rotalarını da gösteriyordu çok işimize yaradı diyebilirim.

Şehrin ortasından Tevere nehri geçiyor ve nehrin üzerinde bolca köprüler mevcut. Kimisi trafiğe kapalı. Şehre ilk bakışımızı Ponte Sisto’dan gerçekleştiriyoruz. Sonra doğruca odamıza.

Trastevere, Roma’nın pek de turistik olmayan ve Romalıların Trastevereli olmakla gurur duydukları bir yermiş. Biz çok seviyoruz. Kendine has çok şirin bir kasaba tadında. Kaldığımız yerin altında bir pizza fırını vardı kokularıyla doyduk:) Odanın camından dar Trastevere sokaklarından biri…


Kaldığımız yere otel demek pek de doğru olmaz aslında. 2 odalı bir Bed&Breakfast demek daha doğru olabilir. Çok şirin döşenmiş ve içerisinde bilgisayardan, play stationa kadar herşey düşünülmüş. İçindeki küçük mutfağı da bizim için doldurulmuştu. Odamızın güzelliğiyle keyfimiz yerine geliyor.


Haritayı yatağın üzerine serip bir rota oluşturuyoruz. Sonra hazırlanıp sokağa çıkma vakti ama hava koşullarının bu denli sıcak olmasını beklemiyorduk. Zira diz üstü çizmelerimle soğuğa hazırdım ama sıcağa hayır:)

Banyomuzun ışıkları açıldığında soft müzik çalmaya başlıyordu:) Evet herşeyi düşünmüşler…

Gezinin rehberi olarak harita bende. Harita okumada, yer yön bulmada usta oldum:)
İlk durak Vittorio Emanuele II anıtı. 1870’de İtalya’nın birleşmesi şerefine yapılmış. İtalyanlar bu anıtı pek sevmezmiş, Düğün pastası gibi diyorlarmış. Haksız da sayılmazlar hani.
Anıtın tepesinden Roma’ya şöyle bir göz gezdiriyoruz.

Anıtın tam karşısındaki yoldan devam edince Fontana di Trevi’ye ulaşıyoruz, namı diğer Aşk çeşmesi:) Çeşmeyi ilk başta göremiyoruz bile turistlerle çevrilmiş. Yeterince azimli olursanız eğer siz de çeşmeye para atıp fotoğraf çektirebilirsiniz:) Benim ki tam bir azim örneği:P
Aşk çeşmesini geçip Trinita dei Monti’ye doğru ilerliyoruz. Katerina burada bize katılıyor. Arkada gördüğünüz ( ya da kalabalık yüzünden göremediğiniz:) meşhur ispanyol merdivenleri.
Merdivenlerden çıkıp şehre bir de buradan bakmayı ihmal etmiyoruz. Merdivenlerin en tepesinde bulunan Trinita dei monti kilisesi…
İspanyol merdivenlerini arkamızda bırakıp Piazza del Popolo’daki bir cafede soluklanıyoruz. Ve sanırım şimdiye kadar yediğim en güzel dondurmayı tadıyorum burada. İtalya’ya gidipte Gelato yemeden dönmek olmaz ama fiyatlar çok değişken. Bir topuna 5 euro diyen de duyduk:) Sonra tekrar İspanyol merdivenlerinin olduğu meydana dönüyoruz bu sefer amaç alışveriş. Ünlü markaların mağazaları yine bu cadde üzerinde sıralanmış. Mümkünse yanınıza kredi kartı almayın ya da sizi mantıklı düşünmeye yönlendiricek arkadaşlarla gidin aksi takdirde eliniz dolu ama cebiniz boş ayrılabilirsiniz:)
Hava kararmaya başlıyor bize de yorgunluk çöküyor. Geldiğimiz gibi dönüyoruz, ayaklarımız artık bizi taşımıyor. Emanuele anıtına bir de gece bakıyoruz. Roma trafiğiyle karşılaşıp mutlu oluyoruz. Evet her metropolde trafik var yaşasın:)

Biz yorgunlukla gözlerimizi kapatırken sabah kepenkli yerlerin aslında birer bar, cafe ve restauranta dönüştüğünü en acı şekilde öğreniyoruz. Gece yarısına doğru müzik sesi odamızı olduruyor. Sokaktaki 3-5 kişi 100 kişi oluyor. Bir nevi Asmalımescite dönüşüyor şirin mahallemiz. Ama bize o kadar da şirin gelmiyor artık:) Çünkü uyumak istiyoruz ve uyuyamıyoruz huysuz ihtiyarlar gibi mızmızlanıyoruz:) Evet tüm gün o kadar gezmemiş olsak muhtemelen biz de sokakta eğleniyor olurduk.
Gece 3e doğru herkes evine dağılıyor, biz de rahat bir uyku çekiyoruz ve Roma’daki son günümüze uyanıyoruz. Sokaklarda smartlar ve miniler…
Bu sefer Emanuele anıtının hemen arkasında Michelangelo’nun 1534’te tasarladığı meydana gidiyoruz, Il Campidoglio.
Sanırım günlerden Cumartesi olduğu için her yerde gelinler var. Bir ara oturup gelini, misafirleri bile inceliyoruz, İtalyan düğünü nasıl olur fikir edinmeye çalışıyoruz:)
Campidoglio’nun hemen yanından devam edince bizi antik kalıntıların olduğu Forum’a götürüyor yol. Kalıntı diyince bizim aklımıza 3-5 eser geliyor ama gidince anlıyoruz ki tüm şehir olduğu gibi duruyor:)


Roma’nın en bilindik figürü Colosseum’da sıra. Bir insan seli de burada ve kuyruk beklemeye hiç niyetimiz yok. İçine girmeyerek çok şey mi kaçırdım bilmiyorum. Girenler varsa söylesin lütfen:)
Ve Colosseum’dan çıkıp Vatikan’a gitmek üzere bir otobüse atlıyoruz. Hava da iyiden iyiye bozmaya başlıyor ve her gün yanımızda şemsiye taşıyan biz o gün almıyoruz, ne kadar şanslıyız:) Upuzun bir yolun başında San Pietro kilisesi karşılıyor önce. Yürüdükçe daha da görkemli hale geliyor. Tüm meydanı dolaşan kuyruğun şaşkınlığını atamıyoruz önce. Uyanık girişimci italyanlar kuyrukta yer satmaya çalışıyorlar. Ama sonu gelicek gibi değil. Resme dikkatlice baktığınızda görüceğiniz insan kalabalığı daha kuyruğun yarısı bile değil. Kuyruğun sonunda Xray cihazları var sizi iyice taradıktan sonra içeri geçebiliyorsunuz ama avluya giriş serbest.
2 saat kuyrukta beklemeyi göze alamıyoruz, zaten son günümüz ve akşama uçağımız var. Öğleden sonra daha boş olduğunu söyledikleri için biz de 2 civarı gidiyoruz ama yok yeterli olmuyor. Sonra kendimizi avutuyoruz zaten o kadar da merak etmiyorduk diye:)
Vatikan’ı İsviçre ordusu koruyor ve kıyafetleri harika:)
Vatikan’ı terk ediyoruz ve Roma’da görülecekler top 1o listesinde yer alan Castel Sant’angelo’ya gidiyoruz zaten birbirlerine çok yakınlar. Ardından nehri tekrar geçip aklımızda kalan son şeyleri satın almak için tekrar ispanyol merdivenlerinin oradaki caddelere gidiyoruz.
İtalyanca adıyla Gelato yani dondurma yazısını her gördüğümde ağzım sulanıyordu. Bir de böyle süsleyip sunmuyorlar mı bayıldım. Sevgili Mado ve Ali Usta evet sizin de böyle şeyler yapmanızın zamanı geldi bence:)
Ve Roma’dan hüzünle ayrılıyorum. Ben bu şehri sevdim ve özledim. Gidilip görmeye gerçekten değer diyorum. Her yerinde bir tarih yatıyor ve ruhu var. Mümkünse 2-3 gün ayırıp keyifli keyifli gezin Roma’yı. Yanınızda bir de sevgiliniz varsa işte o zaman hem Roma’ya hem de sevgilinize tekrar aşık olabilirsiniz:) Yok hayır ben sevgilisiz gittim belki bi gün o da olur:)

Roma’ya gidicekler için işte görülmesi gereken Top 10:
1-Vaticano (Vatikan)
2-Piazza San Pietro (San pietro meydanı/Vatikan)
3-Capppella Sistina (Sistine Şapeli/ Vatikan)
4- Castel Sant’angelo ( Saint angel kalesi)
5-Colosseo
6-Fontana di Trevi( Aşk çeşmesi)
7-Foro Romano(Forum)
8-Monumente Vittorio Emanuele II (Emanuele anıtı)
9-Campidoglio
10-Trinita dei Monti(İspanyol merdivenleri)
Ve son sözler:)
  • Roma’nın biraz tehlikeli olduğunu duyduk ama çok şükür başımıza bir şey gelmedi, dikkatli olmanızda fayda var, cüzdan, pasaport iyi koruyun.
  • İtalyanlara baya bi benziyoruz, o kadar çok yanımıza gelip İtalyanca konuşmaya çalışan oldu ki artık turist değiliz moduna girdik:)
  • Siyahlara karşı bence çok büyük ayrımcılık var. Tüm siyahların sokaklarda çanta sattıklarını veya mağazalarda bodyguard olduklarını gördük başka bi iş yapanına rastlamadık.
  • Özellikle Milano’da çok karşılaştık metroda, istasyonda yardım etmeye çalışıp sonra para isteyen insanlar fazlasıyla var, ya da yanınıza gelip birşeyler satmak isteyen. Klasik istanbul taktiklerine alışkınsanız kolaylıkla sıyrılabilirsiniz:)
  • Küçük hediyelikler alıcaksanız eğer(magnet, anahtarlık vs.) fiyatları turistik yerlerde çok pahalı. Diyelim Vatikan’ı gezdiniz ve hemen çıkışta bir şeyler almak istediniz 5 euro, 3 sokak ilerledeniz aynı şeyi 1 euro’ya görebilirsiniz, acı ama gerçek:)
  • Kışın seyahate çıkacaklar yanınıza extra bere, şapka, atkı alın böylelikle her fotoğrafta aynı montunuzla görülmemiş olursunuz, aksesuarların gücü adına.
  • Kaldığımız yerin altında fırının yanında bir vintage dükkan vardı ve gucci, armani, lanvin gibi markaların 2. el çantaları vardı. Fiyatları 45 euro civarıydı ve evet ben almadım. Ve çok pişmanım ve sırf bunun için bi daha gidebilirim:) Ponte Sisto’dan Trastevere’ye geçin, hemen orada arada Politeama sokağı 24 numara! Giderseniz bana da alın lüütttfenn:)
  • Seyahat anıları yazmak baya eğlenceliymiş bunu farkettim yazarken insan bir daha yaşıyor sanki. Ama artık moda dünyasına dönüş yapmanın vaktidir:) xxx

Italy trip – Florence

Öğleden sonra varıyoruz Floransa’ya italyanca adıyla Firenze’ye. Bu seferki otelimiz eski küçük bir kaleymiş, geceleri korktuğumu itiraf etmeliyim:) Bavullarımızı XIV. Louis’den kalma eşyaları andıran odaya bırakıyoruz ve yine etrafa göz atmak için sokaklara düşüyoruz. Hava yine soğuk ve puslu…

Floransa küçük bir şehir. Bir günde her yerini görmek mümkün. Biz 2 gece kaldık hata ettik. Bir günü gezdik bir günü alışveriş ettik:) Alışveriş için ideal. Tüm markalar bir arada. Stefanel, sisley, calzedonia ve intimissimi yine adım başı karşımıza çıkıyor. Italyan markası diye fiyatlarının ucuz olmasını beklesek de Türkiye fiyatlarıyla aynı.

Ilk olarak Piazza della Signoria’ya çıkıyoruz. Büyükçe bir meydan burası. Etrafta bir sürü heykel. Bunlar ünlü heykellerin kopyaları, gerçekleri sanat galerilerinde tutuluyor. Hemen yanı başında Palazza Vechio yani eski saray var. Ve hemen yanında o çok ünlü tabloların bulunduğu Uffizi… Uffizi dünyadaki en eski ve en ünlü sanat müzelerinden biri. Boticelli, Michelangelo, Raffaello gibi sanatçıların tabloları bu müzede sergileniyor.


Tarihle moda iç içe:)

Floransa’daki minik arabaları gördükçe Türkiye’de araban ne kadar büyükse o kadar zenginsin anlayışı geliyor aklıma. Biz de bir gün bunları aşarız belki… Ve elektirkli otobüsler, arabalar sokaklarda dolaşıyor. Keşke biz de doğaya karşı bu kadar duyarlı olabilsek diye iç geçiriyorum.

Ve en ünlü, görkemli katedrali Santa Maria. Renkli görüntüsüyle gotik kiliselerden hemen ayrılıyor. Vaftizhanesi de ziyaretçilere açık.

Duomo Santa Maria’nın iç görüntüsü…

Tavandaki meşhur cennet cehennem görüntüsü hayret uyandırıcı. Kiliselerin bu denli görkemli oluşunun ardında geçmiş zamanlarda dinle insanları korkutmaya çalışmaları ve kimin kilisesi daha büyük rekabeti yatıyor.

Mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri de Ponte Vecchio yani eski köprü. Sellerden sonra ayakta kalmayı başarmış. Bu köprüyü diğerlerinden ayıran değişik görüntüsü ve üzerindeki kuyumcular…

Ponte Vecchio’ya bir de dıştan bakın.
H&M heryerde. Milano’dakinden farklı bir koleksiyon vardı ve neyi beğensem etiketindeki Made in Turkey yazısı beni caydırdı nasolsa pasajlarda bulurum dedim ve aksesuarlarla yetinmeyi tercih ettim:)

Hava kararmaya başlayınca ayrı bir güzelliğe bürünüyor Floransa. Ama dediğim gibi bir gün yetiyor ve artıyor bu sanat dolu şehir için…
Floransa’ya gidicek olursanız yukarıda saydığım yerlerin dışında Piazzale Michelangelo’dan gün batımını seyretmeyi, Palazzo Pitti ve arkasındaki Boboli bahçelerini gezmeyi ihmal etmeyin. Ayrıca Floransa deri işçiliğiyle meşhur. Deri çantalar, eldivenler, aksesuarlar gerçekten güzel ama çantaların fiyatları 200Euro’dan başlıyor. Aklımız çantalarda kalıyor ama bizi bekleyen Roma’ya karşı koyamıyoruz. Roma’nın tersten okunuşunun Amor yani Aşk demek olduğunu farketmiş miydiniz? Sırada İtalya’nın bizi kendine aşık eden şehri Roma var.

Italy trip – Venice

Milano’dan sonra trenle Venedik’e geçiyoruz. Masal şehri mi rüya mı tam kestiremiyorum. Bitmesin istiyor insan ilk başta. 2. gün ise biraz sıkıyor birbirinin aynı sokaklar, aynı köprüler… Akşam olduğunda ise kendime sormadan edemiyorum. Burası turistler için yaratılmış bir şehir olabilir mi diye? Çünkü evlerde hayat yok gibi ve sokaktaki tüm insanlar turist.

Hızlı trenler çok konforlu ama biraz pahalı. Bir ay önceden biletlerinizi alırsanız %30 indirim var. Biletçi amcalar çok asabi ve titizlikle tek tek biletler kontrol ediyor. Biletsiz bindiyseniz ya da biletinizi binerken makinelere okutmadıysanız cezası büyük.

Venedik’e geldiğimizi etrafımızı saran sulardan ve çok katlı otoparktan anlıyoruz. Venedik’te araba yok daha doğrusu araba yolu yok:) Tüm ulaşım denizden. Vaporettolar, tekneler gondollor… Tren istasyonundan çıkınca sizi direk nehir karşılıyor ve sayısız turist. Otelimiz trenden inince ilk meydanda, fazla aramıyoruz. Şirin döşenmiş odamıza eşyalarımızı bırakıp keşfe çıkıyoruz.
Yine bir harita alıyoruz elimize ve başlıyoruz gezmeye. Büyüleniyoruz adeta. Gerçek olamayacak kadar şirin ve sevimli bir şehir. Nereye bakıcağımızı şaşırıyoruz. Yürüyoruz yine, heryer yürüme mesafesinde…

Rialto köprüsü Venedik’in en büyük köprüsü. Zaten sokakta turistleri takip ettiğinizde sizi Rialto’ya götürüyorlar:) Ama buna da gerek yok çünkü tam kaybolduğunuzu hissettiğinizde mutlaka bir Rialto tabelasıyla karşılaşıyorsunuz hem de ilk bakıcağınız yere yerleştirilmiş şekilde.

Tüm ulaşımın denizden olduğunu görünce şaşırıyor insan. Tüm yükler denizden taşınıyor ve tüm yolcular. Neredeyse her evin önünde teknesi var.


Venedik’te alışveriş yapabileceğiniz tek yerler maske satan dükkanlar, meşhur murano camlarından yapılmış hediyelikçiler ve tabiki intimissimi ve calzedonia:) Her fiyata maske bulmak mümkün. 5 Euro’dan başlıyor 100Euro’ya kadar çıkabiliyor, işçiliğine göre değişiyor. Maskelerin veba zamanı kokudan korunmak için takıldığı söyleniyor. Ardından maskeli balolarda kullanılmaya başlanıyor. Gondolların hepsinin siyah olması da veba zamanına dayanıyor. Önceden rengarenk olan gondollar veba zamanı ceset taşındığı için siyaha boyanıyor ve günümüze kadar öyle geliyor.


Akşam Rialto köprüsünden Venedik manzarası…


Akşam 9 gibi sokaklar ıssızlaşıyor, kepenkler kapanıyor, etrafı bir sessizlik kaplıyor, biz de yorgunlukla otelimize dönüyoruz. Yarın istikamet San Marco meydanı! Burada San Marco kilisesi ve Dükler Sarayı gezilip görülecek yerler arasında. Bizim fazla zamanımız olmadığı için kilometrecelerle kuyruk bekleyemedik. Meydana göz atıp ilk gördüğümüz sokaklardan birine dalıp otelin yolunu bulmaya koyulduk.

Meydanda kuşları beslerken martıların saldırısına uğradım:)

Sokaklarda kaybolup gezerken dışarıdan beğendiğimiz bir pizzacıya giriyoruz. Hislerimiz bizi yanıltmıyor pizzalar muhteşem. İtalya’da eğer oturup yerseniz menüdeki fiyatların aksine bir de oturma ücreti ekleniyor. Hesap geldiğinde bir yanlışlık oldu zannetmeyin.


Venedik’e gelip de maske almadan dönmek olmazdı tabiki. Tüylü, pırıltılı maskelerdense el işi sade bir maskeden yana tercihimi kullanıyorum. Bir de benim maskemin ardından görün Venedik’i…

Evet ben bu şehri çok sevdim. Ama yerlisi olmak istemezdim. Turist kalabalığı çok bunaltıcı. O daracık sokakların nasıl turist dolup taştığını görseniz inanamazsınız ki bu mevsim pek turist mevsimi değildi. Hiç Türk’e rastlamadık:) Ama anlaşılan çok fazla Türk turist geliyor ki dükkan sahipleri size Türkçe karşılık veriyor.
Eğer yurtdışı planları yapıyorsanız listeye mutlaka Venedik’i ekleyin, pişman olmazsınız…
Sırada Rönesans’ın başladığı şehir Floransa!

Italy trip – Milano

Italya seyahatinden notlarla başlıyorum. İlk durağımız modanın başkentlerinden Milano! Bence fazla gri ve snob bir şehir. Ve üzgünüm ama fazla ruhsuz. Güzel giyimli kadınlar, özel dikim takımlı adamlar, lüks mağazalar, vespalar, minicik arabalar, adım başı rastlanan iç giyim ve çorap mağazaları, çiçek dolup taşan balkonlar ve süslü tarihi binalar bu şehri özetleyen kelimeler…. Hava fazlasıyla soğuktu dolayısıyla giydiklerimi sizinle paylaşamıyorum mont, çizme, eldiven ve bereden gözükmeyen ben:) Bence Milano’yu özetleyen kareler aşağıda. Olur da okumak isterseniz, fotoğafların sonunda uzun uzun Milano yazısı bulacaksınız…












  • Vücudumu saran ve beni hasta eden virüslere rağmen yine de heyecan ve çoşkuyla Milano- Bergamo havaalanına gelince şehre nasıl varıcağımız konusunda endişelerimiz son bludu çünkü kapıdan çıkar çıkmaz Stazione Centrale’ye giden shuttle ofislerini görüyorsunuz. Birer bilet aldık ve ghettolardan geçerken Milano’nun varoşlarına göz atma fırsatı yakaladık.
  • Otelimiz tren istasyonuna çok yakındı dolayısıyla ilk iş bavullarımızı bıraktık ve otelden bir harita alıp nereleri gezebilceğimiz konusunda fikir danıştık. Gitmeden önce italyanların ingilizce bilmediğini ve pek yardımsever olmadığını okuduk ama seyahat boyunca gördük ki pek de doğru değilmiş. Harita fazlaca korkutucu, karışık ve heryer uzak gözükse de sonradan anlıyoruz ki sokakları arşınlamak en keyiflisi. Metro ağı heryere ulaşmış ama boşverin yürüyerek şehri tanımak en iyisi.
  • Milano’da görülecek ilk yer olarak Duomo’yu duymuşsunuzdur. En eski gotik katedrallerden biri. Gerçekten hayranlık uyandırıcı, bakmaya doyamıyorsunuz ve kafamızda dolaşan milyonlarca soruyla kasvetli ve görkemli iç mimarisini geziyoruz. Diğer görülecek yerler de Duomo’nun çok yakınında. Tüm yollar Duomo’ya çıkıyor denebilir.
  • Ardından meşhur kalesi Castello Sforzesco’ya yürüyoruz. Bildiğimiz kalelerden biraz farklı. Arkasından kocaman bir park var, görülmeye değer.
  • Duomo’ya giden cadde Buenos Aires üstünde pek çok markaya rastlamak mümkün. Zara, H&M imparatorluğu burda da hüküm sürüyor, Mango’ya pek rastlanmıyor. Her 3 dükkandan biri Intimissimi ve calzedonia desem abartmış olmam. Yine bu caddenin çok yakınında Monte Napoleone ise lüks markalar caddesi.O bildiğimiz şık Italyanları burada alışveriş yaparken görebilirsiniz. Armani ya da Ferragamo gibi Italyan markalarının burada ucuz olduğu gibi kanıya kapılmayın fiyatlar el yakıyor, bakmaktan öteye geçemiyorum:)
  • Milano’da daha doğrusu diğer gittiğim şehirlerde de hiç alışveriş merkezi yok! Yani bizdeki gibi sonradan inşa edilen. Eski tarihi han gibi yerlerin için de seçkin markalar dükkan açmışlar. Duomo’nun çok yakınında Galleria Vittorio Emanuele bunlardan biri.
  • Ve beni en şaşırtan hadiseye geliyorum. Milano’da sadece bir tane Starbucks varmış! Etrafta ne starbucks, ne caffe nero, ne de gloria jeans gibi kahveciler var. Gidip bir cafede oturmak burada gelenek olmuş. Ve fiyatları görünce Istanbul’un ne kadar pahalı olduğunu anlıyorsunuz. Çünkü en turistik meydanında en güzel restoranında fiyatlar bizim midpoint ayarında.
  • Ben Milano’yu pek sevemedim. Belki beklentilerim fazla yüksekti ve bu yüzden hayal kırıklığına uğradım. 6 gün 4 şehir gibi bir plan yapınca bavul kapatmaktan, bavul çekmekten bitap düştüm. Bir de bunun üstüne tüm şehirleri yürüdüğümü düşünün ve yorgunluğuma hak verin:) Ama her şehri tamamıyla gezdik fazlası can sıkıcı olabilirdi. Sonraki durağımız Venedik, denizin gelini…