Bu sene doğum günümde bir değişiklik yapıp şehirden uzaklaşıyorum. İstikamet Türkiye’nin gizemli doğusunu keşfe çıkmak için Diyarbakır! Ben aslen Elazığ’lıyım doğu kültürüne genlerim itibariyle çok da uzak değilim sanırım bu yüzden adapte olmam benimsemem hatta kendimi buralara ait hissetmem belki ondandır. Çağkan iki senedir iş için Diyarbakır’da yaşıyor dolayısıyla bir bilenle gezmek tabi ki çok daha rahatlık oluyor bizim için. Antalya’daki kuzenim İlker de 3 günlük tatili fırsat bilip bize katılıyor. Buraya kadar herşey seyrinde giderken Cumartesi sabah aniden Şebnem de bize katılıyor. Meğer haftalardır planlanmış, gelemiyorum rolleri oynanmış ben hariç duymayan kalmamış:) Ekip tamamlandığına göre geziye başlayabiliriz!

Cumartesi sabah kahvaltı için Diyarbakır Evi’ne gidiyoruz. Burası tarihi bir binanın içinde avlusu ve odalarıyla yöresel bir kahvaltı için harika bir adres. Serpme kahvaltının hakkını teslim etmek istiyorum. Limonataları ve şerbetleri sıcaktan kuruyan dudakları ve bünyeyi serinletmek için mutlaka denemeniz gereken cinsten. Her şey taze her şey keyifli, bir de dostlar olunca daha ne isteyebilirim ki…

_MG_0360 _MG_0379

Kahvaltının ardından Mardin’e doğru yola çıkıyoruz. Diyarbakır’dan yaklaşık 1,5 saatlik mesafede… Kimi zaman yemyeşil tarlalar yol arkadaşlığı ediyor bize bazen de  bir bakıyoruz her taraf kurak ve dağlık… Mardin’e geldiğimizi dağın yamacına kat kat dizilmiş sarı kalker taşlı evlerden anlıyoruz. Bir tarafta Fırat ve Dicle’nin suladığı Mezopotamya diğer tarafta sayısız medeniyet ve dinlere ev sahipliği yapmış gizemli Mardin…

_MG_0405

İlk durağımız Deyrul Zafaran, Süryanilerin en önemli dini merkezlerinden biri… Mardin’in yaklaşık 7 km uzağında yer alıyor. Rehberli gruplar eşliğinde içerisi gezdiriliyor biraz bekliyoruz, kafesinde soluklanıyoruz sonra Mezopotamya Ovası’na bakan bir tepeye doğru yürüyoruz. Binlerce yıllık tarihi, metropolitler, 4500 yıllık güneş tapınağı, Nuh tufanını anlatan taş sütunlar,  1881 yılında İngiltere’den Mardin’e getirilen matbaa merakımızı uyandırmaya yetiyor da artıyor.

_MG_0431


_MG_0425 _MG_0428_MG_0433

DeyrulZafaran’ı geride bırakıp Eski Mardin’in sokaklarını dolaşmaya başlıyoruz. Sağlı sollu bir sürü kuyumcu vitrinlerinde gümüş işçiliği takılar ve tesbihlerle bizi bekliyor. Biz Özerin Kuyumculuğa gidiyoruz arkadaş tavsiyesiyle. Dükkanlarda çok fazla ürün var ama birkaç dükkana girip çıkınca anlıyoruz ki hemen hemen her yerde benzer şeyler var. Şebnem’le renkli taşlı gümüş bilezikler beğeniyoruz ve kolumuza takıp çıkıyoruz:)

_MG_0438 _MG_0441

Sıcak bizi yorgun düşürüyor ve soluklanmak için Seyr-i Merdin’in terasına çıkıyoruz. Hem Mardin manzarasının keyfini çıkarıyoruz hem de farklı kahveler deniyoruz. Menengiç, merini, suriye, süryani, mihrimah sultan kahvelerinden ismini beğendiğimizi seçip deniyoruz, hepsinin farklı bir aroması ve tadı var. Bir de limon,soda ve tuzun menüye Çörçil olarak girmiş haline heryerde rastlayabilirsiniz, sıcaktan bunalınca hayat kurtarıyor. Yanıbaşındaki minare 11 yy’da Artuklulardan kalma Ulu Cami’ye ait.

_MG_0449 _MG_0450 _MG_0453

mardin ulu cami

_MG_0506

Kahvelerimizi bitirip kalkıyoruz, ve karşımıza çıkan merdivenleri tırmanıp Zinciriye Medresesi’ne ulaşıyoruz. Dilimli kubbeleri ve anıtsal girişi ile bizi karşılıyor. Medresenin içinde Şafii’ler ve Hanefi’ler için iki ayrı bölüm oluşturulmuş. Bu kadar dinin ve medeniyetin nasıl bir arada yaşadığını düşününce insan hayret ediyor. Ayrıca medresede doğum-hayat-ölüm temsilleri var. Bir duvardan akan su doğumu, küçük akaktan ilerleyen su yaşamı, büyük bir havuzda biriken su da ebediyeti tasvir ediyor.

blog diyarbakır mardin midyat

Bluz: Mango, Kolye: H&M (Yeni sezon), Etek: Bsl, Ayakkabı: Aldo (Yeni sezon)

_MG_0513 _MG_0522

Güneş yavaş yavaş şehri terk etmeye başlamışken biz de Mardin’in ara sokaklarını arşınlıyoruz. Gezerken birbirine benzemeyen kapılarda bambaşka dünyalar yaşandığı hissine kapılıyorum.

_MG_0523

Eski Mardin’i geride bırakıp şehre iniyoruz. Mardin’li bir akadaşımız bize eşlik ediyor ve yemek yemek için Rıdo’ya gidiyoruz. Burası Mardin’in en lezzetli kebaplarını yapıyormuş, sonradan öğreniyoruz ki Times dergisine konuk olmuş, Vedat Milör’den de onay almış. Esnaf lokantası salaşlığında ama gerçekten lezzetli kebaplar yiyoruz. Akşam Diyarbakır’a döndüğümüzde de artık tatlılarla tanışmanın zamanı geldi diyerek Hacı Levent’e gidiyoruz. Künefeler, kadayıflar, masalarda kase kase duran fıstıklar, kesme dondurmalar evet cennet böyle bir yer olmalı işte!

_MG_0535

Bu kadar yemeğin ve gezmenin ardından üzerimize bir yorgunluk çöküyor ve artık uyumaya gidiyoruz! Ertesi gün Malabadi, Hasankeyf ve Midyat’la devam…